• yuksel taskin

    3.
    taraf'ta yeni bir röportajı yayınlandı geçenlerde (neşe düzel yapmış). verdiği cevaplardan takip edilmesi gereken bir akademisyen olduğu sonucuna vardım. röportaj ortalama 'pazartesi konuşmaları'ndan uzun olmuş, iki gün üstüste yayınladılar, iyi de yaptılar. türk toplumuyla ilgili genel izlenimleri şöyleymiş bu abimizin;

    -bizim ülkemiz koca bir aile gibi. bu da çok tehlikeli bir şey. herkes aynı dizileri izliyor, herkes aynı şeylerle ilgili. hep beraber televizyonun önüne oturan büyük bir aile bu toplum.
    +neşe abla sorar: aile olması niye tehlikeli?
    -bu toplum biraz farklılaşmalı, normalleşmeli. bir toplum refah pastasından yararlanıp evinden çıkabileceği kadar müreffeh olamadığı sürece farklılığın peşine düşemiyor, hayatını farklılık üzerine kuramıyor. hobileri olmuyor. evine hapsolmuş insanların toplumu oluyor. böyle bir toplumda insanların ötekini reddetmek üzerine ajite edilmesi, ırkçılığa varan milliyetçiliğin kışkırtılması ekonomik kriz dönemlerinde çok daha kolaydır.

    (bkz: altına imza atmak)
    ... vakur
    #4446374 :)
  • mahfi eğilmez

    5.
    2008 küresel ekonomi krizi ile ilgili bir kitabı çıkmış. geçen hafta bu kitabı vesilesiyle radikal kitap'a kapak oldu.* dünya ekonomisiyle ilgili görüşünü kısaca şöyle beyan etmiş:

    ''kişiler kendi çıkarlarını maksimum kılmaya çalışırlar. herkes için geçerlidir bu. bunu yaparken de toplumun refahını yükseltmeye çalışırlar. çünkü kendi çıkarlarını maksimize etmeye çalışırlarsa bütün toplumun çıkarları maksimize olur. işin özü budur yani. kapitalist sistem budur. bu maksimize etme olayı tüm diğer çıkarları tüm şeyleri geride bırakmayı gerektirir. dolayısıyla kriz de buradan çıkar. ahlak dışılığı getirir çünkü. siyasetçi de buna göz yumar çünkü onun da işine gelir. büyüme onun oylarını arttıracaktır. ama işler kötü gitmeye başlayınca siyasetçiden başlayan bir geri dönüş olur.''

    (bkz: kriz teğet geçti)
    ... vakur
    #4446337 :)
  • küresel kapitalist sistem

    2.
    (bkz: kapitalist dünya)
    (bkz: kapitalist ekonomi)
    (bkz: kapitalizm)
    ... vakur
    #4446309 :)
  • yasamdaki en mutlu anlar

    ?.
    varlık anları mıdır yoksa hiçlik anları mı tartışılır.
    tercihimi yapıp uzaklaşıyorum... (bkz: hiçlik)
    ... vakur
    #4446284 :)
  • rengin soysal

    5.
    leziz bir yazısı için; (bkz: yara/@vakur)
    ... vakur
    #4446263 :)
  • yara

    28.
    ''Sanatçıların, yarası olan insanlar olduğu söylenir. Yarası olmayan insan olurmuş gibi... Hiç yara almadan bu dünyadan geçip giden varmış gibi... Yara çok derinken, henüz açıkken, kanıyorken yaratmak imkânsızdır belki de... Hâlâ bir ümit varken, nekahetteyken yahut şifayı onda ararken mümkündür ancak yaratıcılığını kullanabilmek de... Ağır yaralıysanız eğer, öylece kıpırtısız kalırsınız; acınız çok büyükse olduğunuz yerde kıvranırsınız... Hiçbir şey yapamazsınız o haldeyken... O yaraya bakabilmek biraz vakit ister; yaranın kabuk bağlamasını, ağrısının acısının, sızıya dönüşmesini bekler. Acıdan kaçarken tutunduğunuz bir dalsa yaratmak, uzun süre çekmez sizi ya da siz yorulursunuz, kayar elleriniz, boşluğa savrulursunuz. Bir ümittir o dal; gücünüzü toplayıp yeniden tırmanana yahut da birileri duyup sesinizi yetişene kadar. Kolay değildir kendi yaranıza kendinizin neşter atması. Bir cerrah bile uyutur, uyuşturur sizi, ameliyat ederken. Ruhunuzdaki yaraları iyileştirmeye çalışan bir doktor, yüz yüze getirip yaranızla daha da çok yakar canınızı; henüz tazeyken o yara buna dayanamazsınız. Kaldırmaz bünyeniz, meğer ki zaman geçip de yeniden güç kazanmış olmayasınız. Belirsizlikler, kalp çarpıntıları, kaybetme korkuları, kıskançlık, anlatamamak, anlaşılamamak, küçük kırgınlıklar, çok yakın olamamak, hayal kırıklıkları, özlem, var olan veya önünüze çıkan engeller besleyebilir yaratıcılığı şayet hepsinin arasında bir mutluluk, bir heyecan da yaşanabiliyorsa; umutlar büsbütün tükenmemişse. Öfke ve nefretle de bilenir bazen yaratma duygusu, o yaranın açılması acıdan fazla onu açana karşı bir kızgınlık uyandırıyorsa. Mutsuzluğun o dipsiz ve kapkaranlık kuyusuna düşmüşseniz fakat, ümidinizi yitirmişseniz, içinizde kıpırdanan her duygu aynı acıyı canlandırır. Hissetmemek için bütün duygularınızı öldürürsünüz. Artık hiçbir şey doğmaz sizden. Umutsuzluğun olduğu yerde doğum olmaz. Yaranızın kapanacağına, iyileşeceğinize dair inancınız varsa, her şeye rağmen beninizi ayakta tutabiliyorsanız, buna değeceğini düşünüyorsanız derdinizin dermanını da aramaya başlarsınız. Bazen de can havliyle olmadık devalardan medet umarsınız: Tedavi edeceğine yarayı işleyen ve ona yeni yaralar ekleyen. Ne kadar zaman geçerse geçsin üzerinden, üstü ne denli örtülürse örtülsün, gerçekten ağır bir yara almışsanız kolay kolay cesaret edip dokunamazsınız oraya, etrafında dolaşırsınız, hafif hafif yoklarsınız olsa olsa. O kadarı bile yeter acıyı anlatmaya. Mutlu anlarla ve hüzünlü zamanlarla coşar yaratıcılık; hüznün mutlulukla her daim ilintisi vardır. Hüzün en çok da geçmiş mutlulukları hatırlamaktır. Acıyla yaratanlar, yaralarına uzaktan bakabilenlerdir; kendilerine yabancılaşmayı başarabilenler. O süzgeçten geçmeden sanat sanat olmaz zaten, düpedüz haykırmak olur. Sanatçılar, küçük yaralarını bir pertavsızla gösterir gibi büyütebilenlerdir ihtimal. Büyük yaralarına ise yaratıcılıklarına sığındıklarında dürbünün tersiyle bakarmışçasına bakabilenler. Farkları biraz da buradadır, yaratmak için neye ihtiyaç duyuyorlarsa onları bulup oynamalarındadır. Egolarının gücünde, o gücün her şeyden önde gelmesindedir. Yaratıcılığı besleyen en tatlı gıda aşktır ya, öyleyse sadece onun için izin verirler egolarından ödün vermeye. Yeter ki hayatlarında bir aşk bulunsun diye hatta, onu kendileri yaratıp kendileri büyütürler. Yaralarını bizzat açıp, açtıkları yarayı önemserler. Öylesine bir gereksinimdir ki bazı da bu, onları yaralamasına müsaade ettiklerine minnettar da kalırlar. Hepimizin yaraları var, kimi hafif kimi ağır. Onlarla olgunlaşmak yalnızca kendi hayatımızda daha güçlü durmak, hoşgörülü olmak, başkalarını da anlayabilmek değildir ama, başkalarında yara açmayacak derecede hassaslaşmaktır. Beyhudedir hiç yaralanmadan yaşamaya uğraşmak, hep kaçmak yaralanmaktan ve sizi yaralayacağını sandıklarınızdan. En çok neden kaçıyorsanız o gelip sizi bulur. En büyük darbeyi de nedense en fazla güvendiğiniz, ondan sakınıp saklanmadığınız insan vurur. Sevdiklerinizi yitirmekten daha derin yara yoktur. Asla silinmez ruhunuzdaki izleri. Çaresizsinizdir, mecburen kabullenirsiniz. Göz göre göre yaranızı hoyratça kanırtanı lakin hiç affedemezsiniz. Avunmaya çalışırken, teselliyi bulduklarınızı sonradan siz yaralarsınız kimi zaman da. Avununca unutursunuz.

    Yaralar yaşamanın bedeli. O bedeli ödemeden galiba anlayamıyoruz değerini.''

    http://www.taraf.com.tr/makale/2932.htm
    4 ... vakur
    #4446259 :)
  • hayati yasamak

    5.
    ''Kimisi hayatını bir proje gibi kurar. Yalnızca kendisininkini değil etrafındakilerinkini de eğer mümkünse. Böyle yaşanan hayatlarda atılacak adımlar, varılacak noktalar, hayattan beklentiler, hatta neredeyse refleksler önceden kurgulanmıştır. Elde bunları gerçekleştirecek imkânlar da varsa proje aynen başarılır. Bazen bu proje sizin için başkaları tarafından da belirlenebilir. Sınavlarla belirlenmiş eğitim hayatının içinde anne-babaların bazılarının çocuklarına yaptıkları budur. Kızlarına iyi kısmet, oğullarına ona layık gelin arayan ana-babaların da, eğer çocuklarına sözlerini geçirebiliyorlarsa, uğraşları bu yöndedir. Başkasının yaptığı projenin taşıyıcısı olmak durumunda kalanlar bunu her zaman becer(e)meyebilirler. Hatta tersine projenin öngördüğünün tam tersi bir yerde de bulabilirler kendilerini.

    (Yıllar önce koltuğa mıhlanarak izlediğim Ölü Ozanlar Derneği aslında bu ters tepen projeler hakkındaydı bana göre. 1950'lerin konformist, baskıcı, cinsel arzuların bastırıldığı püriten ahlakçı, içselleştirilmiş bir günah duygusunun disiplin haline gelerek herkesi sistemin çarklarına dişli olarak yerleştireceği bir Amerika'da aynı tektip insanı yetiştirmek üzere kurgulanmış özel okulda, bir ingilizce öğretmeninin çaktığı ilk özgürlük kıvılcımıyla dağılan projeler sayabilirsiniz derneğin üyesi öğrencileri. Zaten başkalarının sizin için tasarladığı projeciliğin belki de en önemli açmazı budur. Bir yerlerde mutlaka projeyi zora sokacak, oradaki otoriter nüveyi çatlatacak, keskinlikleri yumuşatacak ve hatta berhava edebilecek bir özgürlük alanı vardır. Hayatın kendi ritmi mutlaka doğaçlamaları gündeme getirir, en detaylı projeyi belki de en çok onları- raydan çıkarır. Sonuçta filmde de öğretmen okuldan kovulsa bile projeler artık gerçekleştirilemeyecektir. Gerçekleşmemiş olduklarını da 1960'ların Amerikası'nda yaşananlardan, o dönemin müziğinden, edebiyatından, sinemasından bilirsiniz.)

    Kimisi ise hayatı savrularak yaşar. Böyle yaşanan hayatta Ölü Ozanlar Derneği'nin Carpe Diem sloganının önerdiği günün tadını çıkar türünden bir gündelik yaşama arzusu değildir belirleyici olan. Hedefsizliktir. Bu hedefsizlik kararsızlıkların veya birbirine zıt hedefleri bile istemenin sonucu mudur ya da hiçbir şeyi, onun için her şeyi göze alacak kadar tutkuyla istememekten mi ileri gelir, onun cevabı insanına göre değişir. Kimi zaman üzerine karabasan gibi gelen her türlü otoriteye itiraz ya da isyan edememekten kaynaklanan bir durumdur bu. Kimi zaman her konuda fazla ince eleyip sık dokumaktan, bir noktada kördüğümü kesip, kararı verip bunun gerektirdiğini yapamamaktan. Yani insanın kendisini esen rüzgârlara kaptırmasının, tesadüflerin onu götüreceği limanlara uğrayarak yolculuğunu sürdürmesinin sonucudur bu savrulma. Kimi zaman da insanın içindeki özgürlük ateşinin zorladığı, bir yere demir atmanın huzurlu esaretine teslim olmama kaygısından beslenir. Sürekli tercih imkânı varmış ve yeniden başlamak sanki hep mümkünmüşçesine bir kurgunun eseridir o tutum ya da tarz. Kısacası kırılgan olduğu kadar hayalcidir de.

    Bir hayatı savrularak yaşamak aslında lükstür. Ayakta kalabilmek beceriye, yön değiştirdikten sonra tutunabilmek için gerekli donanıma sahip olmayı gerektirir. Dolayısıyla ister istemez sınıfsal boyutu vardır. Günlük yaşamı sürdürmenin maddi baskılarının yarattığı tahakkümden hiç değilse bir nebze azade olmadan sürdürülebilecek bir hayat değildir bu. Sorumluluktan da.

    Tüm bunlar bizde gösterildiğinde pek ilgi çekmeyen, yurtdışında eleştirmenler tarafından yerden yere vurulan ama bende bir takım izler bırakan Paris adlı filmi izlerken aklıma geldi. Son dönemde pek çok filmde olduğu gibi bunda da birbirine paralel giden ve bazı noktalarda birleşen hayatların öyküleri var. Bu tür filmleri yapmak aslında zordur, zira hikâyeleri buluşturamamak, ya da bunu hayli beceriksizce yapma riski yüksektir. Ya da hikâyeleri ve karakterleri yeterince geliştirmeme riski. Bu filmde bu zaaflar var. Ancak hemen tüm karakterlerde hayatı anlamlandırma ya da hayata tutunma kaygısı da var. Hayatlarını proje olarak yaşamasalar da savrularak yaşama imkânları olmayanların hikâyeleri daha çok. Hemen hepsi de yaralı bir şekilde. Hayatını proje olarak yaşama imkânı olan ve öyle de yaşamış tek karakter, ünlü bir tarih profesörü. O güne kadarki hayatının kendisini taşımış olduğu noktada boğulan, bunu aşmak için basit ve sığ bulduğu televizyona popüler bir tarih programı yapmayı kabul eden ve nihayet hayatının sonbaharında öğrencilerinden birisine âşık olan bir erkek hikâyesi. Kendisini hayata bağlayacağını düşündüğü, kendisi için çizgi dışı bu iki deneyimden de ağır hasar alarak çıkan bir adam. Diğerlerinin ise değiştirmeye güçlerinin yetmediği kendi hayat çizgilerinden proje çıkarmaları ya da ceketi alıp giderek yeni bir başlangıç yapmaları söz konusu değil. Onlara kalan, kendileri gibi olanlarla dayanışma ve mutluluğun kıyısında dolaşabilmek için dar da olsa bir alan yaratabilme çabası. Kolay olmasa da.''

    http://www.taraf.com.tr/makale/2898.htm

    (bkz: yanlış bir hayatı yaşamak)
    ... vakur
    #4446228 :)
  • papağan

    125.
    ''kendi uydurduğun bir yalanı söylemek, başka bir ağızdan işitilip tekrarlanmış bir gerçeği söylemekten daha iyidir. birinci ihtimalde sen bir insansın, ikincisinde ise bir papağandan hiç farkın yoktur''. *
    2 -1 ... vakur
    #4446207 :)
  • tamam

    21.
    (bkz: tamamlayıcı tıp)
    ... vakur
    #4446148 :)
  • alternatif tip

    17.
    http://www.derki.com/habe...ruhtaki/butunsel-tip.html
    ... vakur
    #4446141 :)
  • polis

    163.
    ''Toplumun rızasını sağlayamayan, korku unsuru olup korku yayan, katılımı ve denetimi reddeden, toplumu huzursuz ve tedirgin kılan güvenlik önlemlerini uygulayan bir güvenlik teşkilatı toplumun huzur ve güvenini sağlayamayacağı gibi, toplumsal dayanışma ve barış içinde yaşamayı engeller ve hatta şiddetin üreyip, genişlemesine neden olur.''
    http://www.taraf.com.tr/haber/24148.htm
    -2 ... vakur
    #4446128 :)
  • kutsal ruh

    6.
    zeitgeist the movie'de dolaylı olarak eleştirilen kavram. 'baba-oğul-kutsal ruh' sacayağının oğul kısmının* bildiğimiz gökyüzündeki güneş olduğunu öyle bir anlatmış ki adamlar... yemişim kutsalını, yemişim ruhunu diyesi geliyor insanın. ama demiyor, inançlara saygı duyuyor deli gönül.
    -1 ... vakur
    #4368886 :)
  • oğul

    10.
    'ölümü halinde ebeveynin hayatı nasıl değişir' diyenlere en iyi cevabı nanni moretti vermiş.
    (bkz: la stanza del figlio)
    1 ... vakur
    #4368836 :)
  • baba

    236.
    fallusun cisimleşmiş hali.
    2 ... vakur
    #4368821 :)
  • oceanic flight 815

    5.
    (bkz: find 815)
    ... vakur
    #4368748 :)
  • muessese takimi

    2.
    http://www.radikal.com.tr...;Date=16.12.2008&PAGE=
    ... vakur
    #4368136 :)
  • fifa kulupler dunya kupasi

    1.
    (bkz: dünya kulüpler şampiyonası)
    ... vakur
    #4368127 :)
  • dünya kulüpler şampiyonası

    5.
    ''Galatasaray, UEFA Kupası'nı kazandıktan sonra, 2001'de ispanya'da düzenlenecek fifa Kulüpler Dünya Kupası'na katılacağı açıklanmıştı. Hatta kuraları bile çekilmiş, Sarı-Kırmızılılar B Grubu'nda Brezilya'dan Palmeiras, Honduras'tan Olimpia ve Suudi Arabistan'dan El Hilal'le eşleşmişti. 12 kulübün üç grupta mücadele edeceği renkli bir turnuva olacaktı. Ancak FiFA'nın isviçreli ortağı olan turnuvaların pazarlamasını yapan isl'nin iflas etmesi nedeniyle turnuva gerçekleşmedi. Organizasyon 2003'e ertelendi ve tabii hiçbir zaman yapılamadı. fifa Kulüpler Dünya Kupası'nın ilki 2000'de yapılmıştı, ekonomik nedenler ve kulüplerin kaprisleri nedeniyle ikincisi için 2005'e kadar beklendi. Organizasyon, Kıtalararası Toyota Kupası'na da ev sahipliği yapan Japonya'ya alındı. Ancak ilk kupaya göre format değişmişti. Her kıtanın şampiyonu alındı, turnuva bir haftaya yayıldı (Pek kıymetli Avrupa ve Güney Amerika şampiyonları yarı finalden itibaren teşrif edebiliyorlardı). Güreş ve judodaki repesaj tablosuna benzer bir tabloyla turnuva başladı: Önce 4 takımlı çeyrek finalde (Nasıl oluyor demeyin, oluyor işte) Asya, Kuzey Amerika, Okyanusya ve Afrika temsilcileri kapışıyor, galipler yarı finalde Avrupa ve Güney Amerika başpehlivanlarıyla karşılaşıyordu. Bu kupayı finalde Liverpool'u 1-0 yenen Sao Paulo kazanmıştı. 2006'da aynı formatta yine Brezilya'dan internacional mutlu sona ulaştı. 2007'de cefakâr ev sahibi Japonya'nın temsilcisi de kupaya alındı ve dörtlü çeyrek finalde önce en zayıf iki takıma play-off maçı yaptırılmaya başlandı. Kupayı Milan müzesine götürdü.

    Bu yılki kupa biraz sessiz sedasız başladı, hatta çeyrek finaller bile yapıldı. Yarın Pachuca(Meksika)-LDU (Ekvador), 18 Aralık'ta Manchester United-Gamba Osaka (Japonya) yarı finalleri var. United'ın finale çıkacağını tahmin etmek zor değil ancak Meksikalılar, Libertadores'i kazandıktan sonra güç kaybeden LDU'ya bir sürpriz yapabilir belki.''

    kaynak: http://www.radikal.com.tr...2.2008&CategoryID=103
    1 ... vakur
    #4368120 :)
  • kitalararasi kupa

    1.
    (bkz: dünya kulüpler şampiyonası)
    ... vakur
    #4368098 :)
  • klon sozlukler

    20.
    (bkz: edebiyat sözlük)
    ... vakur
    #4368068 :)
  • yeni şeyler getiriyorum
    Takipçiler
    Takip Edilenler
    vakur kimseyi takip etmiyor.